Muharrem Şahiner
Muharrem  Şahiner
sahinerm@hotmail.com
BEN KİMİM?
  • 0
  • 1337
  • 25 Nisan 2018 Çarşamba
  • +
  • -

Tüm bir insanlık tarihinin oluşturduğu ilmî birikimi tek bir soruya indirgeyebiliriz: “Ben kimim?” Bu cevaplanması o kadar zor bir soru ki bunun için binlerce yıldır çırpınıp duruyoruz. Zira insanın kendisini tanımlayabilmesi için tüm bir varlığı tanımlaması gerekmektedir. Ancak bu sayede çevresini kuşatan bunca çeşitlilik içinde kendisini görmeye başlayacaktır. M.Ö. 600’lerde yaşayan Thales’in varlığın arkesini su olarak görmesi, Anaksimenes’in bunu hava olarak tanımlaması, Anaksimandros’un sonsuzluk dediği apeiron, hep aynı kaygının ortaya çıkardığı felsefelerdir. Bu kaygı ben kimim, nasıl ve niçin var oldum ve nereye gideceğim sorularına aranan cevaptır. İslam filozofları ise varlığı bir bütün olarak görmektedir. Bu yüzden felsefe tüm ilimleri kuşatan en yüce ilimdir. Ama bu ilmin yüceliği aslında araştırdığı varlıktan aldığı payeyle mümkündür. Kindî, varlıkların ilkini araştıran felsefeye ilk felsefe demekte ve Allah’ı araştırdığı için bu ilmi hepsinden yüce görmektedir. İslam’ın etkisiyle kaynaşan felsefî mirasımız “ben kimim” sorusuna yeni bir boyut katmıştır. Nefsinden hareketle Rabbini tanımanın yolu açılmıştır. İnsan kendini tanıdıkça Rabbine olan yakınlığı artacaktır. Zira insan her şeyden önce ruh ve bedenden oluşmuştur. Beden ise sürekli değişim halinde ve zaman-mekân çemberinde sıkışmış bir varlıktır. Mevsimlerin değişimi gibi oluşan her beden bozulmaya doğru yol almaktadır. Öyleyse bedenimiz son derece acizdir. Peki ruhumuz? Ruhun bir kuvvesi olan akıl, tüm gücüyle varlığı kuşatmaya çalışmaktadır. Ancak her hamlesi büyük bir çaresizlik içinde kendine geri dönmektedir. Öyle ki varlığı araştırmaya başlamadan önce “varlık” kavramını tanımlamaya çalıştığında İbnSînâ’nın da dediği gibi bunun imkânsız olduğunu görmektedir. “Varlık var olandır” tanımı sadece bir tekrardır. “Varlık, yok olmayandır” dediğimizde ise “yokluk nedir?” sorusuna “yokluk, var olmayandır” diyerek yine bir tekrara düştüğümüzü görürüz. Varlığı tanımlamaktan aciz insan, onun bilgisine nasıl ulaşabilir? İşte bu aslında kendini bilmektir. İnsan acizliğini tecrübe ederek acı bir şekilde öğrenmektedir. Bedenim gibi aklım da sınırlı ve aciz. Bunu idrak eden insan en bilge insandır. Filozofların en bilgesi olarak kabul edilen Sokrates’in “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” sözü tesadüfen söylenmiş bir söz değildir. İslam filozofları bu yüzden felsefeyi çok ince bir tanımla ortaya koymuşlardır: “Felsefe, insanın gücü yettiği ölçüde varlığın hakikatini bilmesidir.” Ancak gücü yettiği ölçüde bilmek. Bu yüzden felsefe hikmet sevgisidir, hikmetin kendisi değildir. Hikmet sahibi tek varlık Allah’tır, insan ise o bilgeliğe hasretle ve arzuyla bakar ve onu elde etmeye çalışır. Bilgeliği sever ve peşinden koşar. Kendisinin aciz ve cahil olduğunu gören insan, böylece yetkinleşme arzusuyla dolar, ve en yetkin varlığı idrak ettiğinde onun etrafında pervane gibi döner.
Aydınlanma döneminden sonra modern bilimin ortaya koyduğu felsefe, materyalizm ve pozitivizm çerçevesinde gelişerek insanı kendine yabancılaştırmıştır. İnsanoğlu, bilginin verdiği gururla mecrasından çıkarak kendisini Tanrı olarak görmeye başlamıştır. Doğaya hükmeden ve onu değiştirebilen varlık. Bu büyük yanılgı Allah’ın muhatap aldığı en değerli varlık olan insanı mekanikleştirmiş ve doğanın cansız bir parçasına dönüştürmüştür. Allah’a yönelmesi gereken ruhumuz bedenin hizmetkârı oluvermiştir. Bilime sığınarak, insani özelliklerimizi kaybedip duygusuz, vicdansız, kendi çıkarı için her yolu mubah gören birer taş parçasına dönüştük. Bizi bizden iyi bilen Allah bu durumu ne de güzel ifade etmekte: “İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emîn beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik (Tîn Suresi 1-5).Son günlerde sıklıkla duymaya başladığımız deizm de bu düşüncenin bir ürünüdür. Artık Allah’a ihtiyaç duymadan her şeyi yapabildiğine inanan kişi, her işinde bağımsız olmak istemektedir. Ama aynı zamanda dinsizliği de kabul etmemekte, bir Allah var ama benim işime karışmasın hatta benim yaptıklarımı da bilmesin ki vicdanen rahat olayım mantığıyla hareket etmektedir. Zannımca meselenin özü Allah’ı bilmemek değil, başta da söylediğim gibi insanın kendisini bilmemesidir. O halde yorulmadan usanmadan aynı soruyu sormaya devam etmeliyiz. Ben kimim?
Elbette bu soru masa başında oturup sadece düşünerek araştırılamaz. Bu ancak zaman kaybı olur. O yüzden hep övündüğümüz ilmî mirasımıza sahip çıkmalıyız. Allah’ın hikmetinden beslenen müfessirler, muhaddisler, filozoflar ne söylemiş açıp okumalıyız. Kindî’nin Aristoteles’ten aktardığı gibi nerede bir hakikat varsa onu almalı ve bunun bize ulaşmasına vesile olanlara teşekkür etmeliyiz. İbnSînâ’nın birçok eseri 13. yy.’da Latinceye çevrilerek Batı ülkelerinde okunmuşken biz bugün hala bu insan Türk müydü Arap mıydı gibi kısır tartışmalar içerisindeyiz. Eserlerinin küçük bir kısmını Türkçeye aktarmamız son 20 yıl içerisinde olan bir hadisedir. Bir birey olarak kendimi inşâ etmek istiyorsam bunu ancak geçmişten beslenerek yapabilirim. Bilimle Tanrı’ya yabancılaştığımız gibi tarihsel birikimimize sırt çevirdiğimizde de bizi biz yapan özümüze yabancılaşmış oluruz. “Ben kimim?” sorusunun cevabı, “ben kimdim?” sorusundan geçiyor. Sen Kindî idin, sen Fârâbî idin, sen İbnSînâ idin, sen Gazzâlî idin, sen İbnRüşd’dün. Benliğimizin inşâsı ve topyekün terakkimizin tek yolu, bu büyük adamların bize gösterdiği yoldan gitmekle mümkündür: İnsan olmanın ayırıcı özelliği olan aklımızı kullanmakla.

Dr. Öğr. Üyesi Muharrem ŞAHİNER
(Kilis 7 Aralık Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Bilim Dalı Öğretim Üyesi)

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?