Ahmet Laz
Ahmet  Laz
ahmetlaz@hotmail.com.tr
EKONOMİ ARGÜMANLARI
  • 0
  • 480
  • 28 Mayıs 2018 Pazartesi
  • +
  • -

Bugün kullandığımız ve Romalılar tarafından yapılan Gregoryen takvimine göre yıl içindeki diğer aylar 30 veya 31 gün sürerken sadece şubat ayı 28 gün sürer. Bu takvime göre bahar, mart ayı ile başlar. Takvim yapılırken, Marttan başlanarak bir ay 31, bir ay 30 hesabı ile devam edilmiş. Şubata gelindiğinde ise yılın kalan gün sayısı 29 olmuş. Takvimi yaptıran Julie Cesar, ismini 31 gün süren temmuz (July) ayına verince İmparator August, adının 30 gün süren ağustos ayına verilmesini beğenmemiş. 29 gün olarak belirlenmiş olan Şubat ayından bir gün alınarak ağustosa ilave edilmiş. Böylece bir Akdeniz ülkesi için soğuk kış günleri de azaltılmış oluyor. Tarihin eski çağlarından beri kendinde aşırı güç bulan yöneticiler, çoğu zaman böyle ‘yetki gaspı’ yapa gelmişlerdir.
Tüm ekonomi dengelerimizi bir anda alt üst eden aktörlerin başında, petrol fiyatlarının kısa zaman içinde neredeyse iki katına çıkmış olması ve ABD dolarınım da dünyadaki diğer paralara karşı hızla yükselmesi gelmektedir. Ancak ABD doları, Türk Lirası karşısında, diğer para birimlerinden daha da fazla değer kazanarak diğer ülkelerden ayrışmıştır.
ABD doları, uzunca bir süredir 3,8TL nin altında seyrederken, hızla 4,9 TL ye kadar tırmanması ve dünyada petrol fiyatlarının da varil başına 35-40 $ABD den 70-80 $ABD civarına çıkması, petrol ithalatına bağımlı ekonomimizde cari açığımızı iyice büyütmüş oldu. Doların yükselmesi, Cumhurbaşkanımızın Londra seyahati sırasında Blumberk TV ye verdiği mülakattan hemen sonra başladı. O mülakatta kendisine sorulan, ‘merkez bankasına faiz baskısına devam edecek misiniz?’ sorusunu, ‘bağımsız da olsa MB, halkın seçtiği kişinin sinyallerine dikkat etmelidir’ şeklinde cevapladı. Bu cevaptan hemen sonra Türkiye’de tahvil ve hisse senedi gibi menkul değerleri bulunan yabancılar, pozisyonlarını hızla bozarak paralarını dövize çevirip Türkiye’den kaçmaya başladılar. Böylece de dövizin önlenemez yükselişi başladı.
Bir de OHAL ile ilgili tartışmalar var. Ülkemizde yaşayan kişilerin, belki de %99 unun OHAL uygulamalarından şikâyeti yok. Ama parasını Türkiye’ye getirerek yatırım yapmış olanların endişeleri var. OHAL de hükümetin KHK (kanun hükmünde kararname) çıkarma yetkisi var. Bu yetki ile yabancı yatırımcılar, ‘yabancı sermayenin hareketini kısıtlamaya dönük bir karar çıkarılabilir mi?’ sorusuna cevap bulmakta zorlanıyorlar.
Ekonomi yönetiminde asıl maharet, 70-80 $ olan petrol fiyatları ile ekonomik istikrarı sağlayabilmektir. AK Partinin 16 yıllık iktidarı döneminde petrol varil fiyatlarının 40 $ın altında kalması hen Türkiye için hem de AK Parti için büyük bir şans olmuştur. Türkiye, 80 $lık fiyata maalesef hazırlıksız yakalanmış, yetkililer adeta ne yapacaklarını şaşırmış durumdadır. Ekonomimizi yönetenlerin çok da becerikli olmadıkları artık ortaya çıkmıştır. Ülkemizde yeterli sayıda nitelikli ekonomi tahsili almış elemanlar varken, yetkililerin niteliksizlerle çalışmayı tercih etmelerinin nedenleri nedir? Bu konuda, Cumhurbaşkanlığı ekonomi danışmanlarından tutun da ekonomiden sorumlu bakanlar ve müşavirleri sınıfta kalmıştır. İşte kalifiye kişilerle çalışmamanın faturasını, milletçe hep birlikte çekmekteyiz.
Dünyadaki bu önemli fiyat değişiklikleri üzerine, sorumluluğunun sınırlarını anlayamamış veya kendi kendilerine yeterinden fazla sorumluluk yüklemiş yetkililerimizin de gereksiz beyanatlarda bulunarak, Türkiye’nin tahvil ve hisse senedi piyasasına sıcak para olarak girmiş olan yabancı sermayeyi ürkütmesi, mali dengelerimizi alt üst etmeye yetmiştir.
Şimdi sorulacak en önemli soru şudur. Fiyatların yükselmesinin temel nedeni, ülkemizin ekonomisine yapılan uluslar arası bilinçli saldırılar mıdır? Yoksa bu durumu seçim malzemesi yaparak ‘mağdur edebiyatı’ ile seçim sonuçlarını kendi lehine çevirmeye çalışan yetkililerimizin sorumsuz beyanatları mıdır?
Türkiye, uluslar arası anlaşmalara koyduğu imzalar gereği, iktidarda kim olursa olsun, yüzde kaç oy oranıyla iktidara gelirse gelsin. Merkez Bankası ve Devlet İstatistik Enstitüsü gibi kurumlarının bağımsızlığını sağlamak zorundadır. Hiç kimse, yeni sistemle seçilecek cumhurbaşkanından bu kurumlara müdahale etmesini bekleyemez. Yani seçilecek cumhurbaşkanı, yüzde yüz oy oranı ile seçilse dahi, ‘milletimin bana verdiği yetki ile faizleri düşürüyorum’, veya ‘ aynı yetki ile enflasyon oranını yüzde bire düşürdüm’, veya ‘dolar kurunu 1 TL ye indirdim’ demek yetkisine sahip olmamalıdır. Böyle bir yetki için, Türkiye’nin, ‘serbest piyasa’ ekonomisini hemen terk edip, Haydar Baş’ın ‘milli ekonomi’ modeline dönmesi gerekir. Seçilecek cumhurbaşkanı eğer bunu derse veya diyeceğini ima ederse, yabancı sermayeyi Türkiye’de tutmak söz konusu dahi olamaz.
Son günlerde yapılan gafları anlayan yetkililer, Türkiye’nin serbest piyasa kurallarına bağlılığını, bağımsız MB kararlarına müdahalenin olamayacağını üstüne basa basa anlatıyorlar ama artık ok yaydan çıkmış durumda.
Bolluk ve bereket içinde kalın sağlıkla…

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?