HAYAT OYUNU

HAYAT OYUNU

H

Merhabalar

Yakınlarda okuduğum bir hikâye 1500 yıl kadar önce bir âlimle bir zalimin karşılaşmasıyla başlıyor. Zalim olan tahmin edebileceğiniz gibi bir kral. Hindistan’da yaşıyor ve savaşı çok seviyor. Halkı da bundan çok çektiği için artık dayanamayıp barışı çok seven âlimden yardım istiyor. Âlim düşünüyor taşınıyor. Sonunda en cahil ve zalim birinin bile hoşuna gidecek şahane bir çözüm buluyor. Bir oyun!

 “Kralım, siz savaşmayı çok seviyorsunuz. Ben de size dilediğiniz gibi savaşabileceğiniz bir oyun getirdim. Bu ufak taşlar askerleriniz, “piyon”larınız. İki tane “at”lı, iki tane de “fil”li birliğiniz var. İki tane de “kale”niz… Siz tabiki “şah”sınız ve yanınızda da yardımcınız “vezir”iniz var. Artık dilediğiniz kadar savaşabilirsiniz.”

Kral “Chaturanga” adlı bu oyunu pek sevmiş. Âlime “dile benden ne dilersen” demiş. Âlimin zalime verdiği cevap başlı başına başka bir oyun olmuş zaten. Demiş ki “fazla bir şey istemem. Bu oyunun ilk karesi için bir, ikinci karesi için iki tane buğday istiyorum. Her karede bir öncekinin iki misli buğday verseniz yeter…”

Zalim kral kendisi gibi yüce ve kudretli birinden bu kadarcık bir şey istenmesine çok sinirlenmiş ve “hesaplayın, hak ettiğinden bir tane bile fazla vermeyin” demiş. Ve hesaplamışlar. 15. karede verilmesi gereken buğdayları tartınca 1,5 kilogram olduğunu görmüşler. 25. karede 1,5 ton ve 31. karede 92 ton hesaplamışlar. 49. kareye geldiklerinde 24 milyon ton buğday vermeleri gerektiği ortaya çıkmış. Tahminimce bu rakam aşağı yukarı Türkiye’nin yıllık üretiminden fazla gibi. Sadece Türkiye’nin, Hindistan’ın değil tüm dünyanın buğdaylarını âlime vermeye devam etseler bu borcu yine de ödeyemeyecekleri ortada çıkmış. Çünkü 64. kareye gelindiğinde istenen buğday adedi kentilyonları bulacakmış.

Sonuçta hem oyun hem de cevap büyük bir zekâ ürünü. Sonradan isim değiştirilmiş, kural değiştirilmiş ama bu özelliğini hiç kaybetmemiş bu oyun. Evet, tahmin edeceğiniz gibi bu oyun satranç.

 Bu oyuna daha farklı bir bakış açısıyla baktığımızda da “satranç hayat gibidir” diyebiliriz. Süresi belli olmayan bir oyun. Ne zaman biteceğini bilemezsiniz. Bazen bir şeyleri elde etmek için başka bir şeyi feda etmek zorunda kalırsınız. Her zaman ilerleyemezsiniz, bazen geri adım atmak gerekir. Ama her adımınızda düşünmelisiniz. Seçimlerinizi akıllıca yapmalısınız. Stratejik hareket etmelisiniz. Hedefinize ulaşmanın tek bir yolu yoktur. Farklı şeyler deneyebilirsiniz. Yılmadan, usanmadan, sıkılmadan tekrar tekrar denemelisiniz. Çünkü hayattaki gibi olasılıklar sonsuzdur. Her taşın kendine göre bir konumu ve önemi vardır. Tıpkı hiç bir insanın önemsiz olmaması gibi, hiç bir satranç taşı da önemsiz değildir. Bir piyonun bile vezir olma potansiyelini unutmamak lazım. İşler her an tersine dönebilir. Yaptığınız her hamlenin bir sonucu vardır ve bu sonuçlara katlanmak zorundasınızdır. Yani size sorumluluğu öğretir. Bu yönüyle dünyanın en stresli oyunlarından biridir aslında.

Ünlü satranç ustası Kasparov  bu oyun için “aklın işkencesidir” der.

Satranç hayat gibidir ama hayat tam olarak satranç gibi değildir bence. Hayatı bir satranç olarak, bir savaş olarak görmemek lazım. Barış olarak görmek asıl olan. Tek amacımız kazanmak olmamalı. Bizim kazanabilmemiz için başka birileri kaybetmek zorunda kalmamalı bence. Hayat satranç tahtasındaki gibi sadece siyah ve beyazdan ibaret değil. Grinin yüzlerce tonu var. Hayatın yüzlerce tonu var.

 Ama sonuçta yine de bir oyun sanki.  Satrançtan çok daha karmaşık bir oyun. Ve karşında hep kazanan bir rakip var. Ölüm…

İki oyunun, en güçlüsü de en güçsüzü de oyun bitince aynı yere konuyor.

Taşlar kutuya, 

İnsan toprağa…

Gamına gamlanıp olma mahzun.

Demine demlenip olma mağrur.

Ne gam baki ne dem baki.

Hüv’el Baki…

Hoş kalın sağlıcakla…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?